Bir realite olarak memur sendikacılığı hareketi, bugün için bütün kamu çalışanlarının yaşamında, çalışma hayatında az veya çok yerini aldı ve etkilerini birçok ortamda göstermektedir.

Fakat çalışanlar açısından sendikal bilincin tam olarak yerleştiğini söylemek için henüz oldukça erkendir. Neden erken olduğunu anlamak için sendikaların yapılanmasını ve sendikalara üye olunurken nelerin belirleyici olduğunu irdelemek gerekir.

Aynı bilinç eksikliği, hatta bilinç olsa bile etik eksikliği, sendika yöneticilerinin bazıları için de geçerlidir. İkbal kaygıları veya hak etmeden getirildikleri koltukları koruma refleksleri adam gibi sendikacılık yapılmasının önünde engeldir.

Sendikalar yapılanırken daha başlangıçta siyasal dünya görüşlerinin kamudaki ayağı ve destekçisi kuruluşlar olarak yapılan mışlardır. Hemen her siyasal görüşün kendisine yakın sendikaların kurulmasına ön ayak olduğu bir gerçektir. Dünyadaki sendikal gelişim incelendiğinde bu yadırganamaz bir durumdur. Fakat asıl sorun ve yadırganması gereken durum; sendikaların siyasal odakların esiri, mahkumu ve çalışanın aleyhine bile olsa her durumda, kendisine yakın olan siyasal görüşün emrinde, mahkum olması durumudur. Bu duruma, ülkemizde henüz gelişimini tamamlayamamış olan memur sendikalarının hemen hepsinde sıkça rastlanmaktadır.

Sendikanın siyasal bir dünya görüşüne yakın olması gerekçesiyle, o siyasal görüşe yakın olan bir siyasi partinin "yan kuruluşu" haline getirilmesi, buna karşı çıkanların baskılanmaya çalışılması ise en hafif tabirle ahlaksızlıktır. (Vakti zamanında sen şucusun orada ne işin var tarzında propagandalar yaparak bu ahlaksızlığa hizmet ettiğimizin pişmanlığını geçte olsa anladık )

Sendika yöneticileriyle bire bir konuşulduğunda bu durumun yanlışlığını kabul etmekle birlikte, ikbal kaygıları bu durumun aksine davranmalarını engellemektedir.

Çünkü birçoğunun gelecek planlarında siyasete atılma hayali olduğu gibi, sendika seçimlerinde de misyonunu paylaştıkları siyasal odağın etkisi son derece güçlüdür ve belki de o siyasal odağın onayını aldıktan sonra işgal ettikleri yere seçilmişlerdir.

Gelecekte, ancak ve ancak, siyasete ve siyasetçiye teslim olmamış, onların değnekçisi veya arka bahçesi olmayan sendikalar ayakta kalacaklardır. Bunun için de dik duran, kişisel menfaatlerini sendikacılık prensiplerinin önüne koymayan yöneticilere ihtiyaç vardır. Bunu beceremeyen, kişisel menfaatler için siyasetçinin değnekçiliğini kabul eden kişilerin yönetimindeki sendikaların yok olması kaçınılmazdır. Türkiye’de zaten kısa olan sendikacılık tarihi incelenirse bu durumun örnekleri görülecektir.

Buradan sendikaların ve sendikacıların siyasetten tecrit edilmesini kast etmiyorum. Tabi ki kitlesel bir örgüt olarak sendikalar siyasete müdahil olmak zorundadır. Ayrıca her vatandaşın Anayasal hakkı olduğu gibi, sendika yöneticilerinin de bir dünya görüşleri ve oy verecekleri bir parti olacaktır. Burada asıl mesele “Siyaset mi sendikayı kullanacak, sendika mı siyaseti kullanacak?” sorusudur.

Sendikal yönetim yapılanmasında yukarıya doğru çıkıldıkça bu soruya alınacak cevap konusunda samimiyet azalacaktır. Ya da doğru cevabı alsanız bile, çoğu zaman “karakolda doğru söyler, mahkeme de şaşar” durumu ortaya çıkacaktır.

Sendikalara üye olanlar açısından da durum çok farklı değildir maalesef. Kamu çalışanlarının sendikalara neden üye olduğu araştırıldığında ağırlıklı olarak aşağıdaki nedenler ortaya çıkmaktadır.

-Siyasal görüşünü ifade eden gurubun içinde bulunma.

-Sendikanın misyonunu temsil ettiği görüş iktidardaysa, iktidara ve nimetlerine yakın olma.

-Yoğun şekilde sendika üyelerinin bulunduğu bir ortamda sosyal olarak dışlanmamış olmak. (Mahalle baskısı)

-Eş, dost, arkadaş, akraba, amir hatırı.

-Tayin, atama, görevde yükselme konularında rakiplerine göre avantajlı olmak, hak ettiğinden daha fazlasına sahip olmak arzusu.

- Özellikle son birkaç yıldır, sendikaya ödenilen aidattan biraz fazla sendika tazminatı adı altında bir ücret alınması, ki sendikacıların oltaya taktığı bu yem, pek etik olmasa da, son yıllardaki üye kayıtlarının temel sebebidir.

Bunların yanında, yukarıdaki etkenleri bir kenara bırakarak, yalın şekilde, demokratik bir ortamda sivil örgütlenme yoluyla bir araya gelerek, mesleki bir güç odağı olmak, yönetim erki üzerinde baskı unsuru olarak; kendisinin de içinde bulunduğu genelin ekonomik ve sosyal haklarını geliştirmek ve artırmak amacıyla sendika üyesi olanlar ise son derece azınlıkta kalmaktadırlar.

Sendikaya üye olmayanlar açısından da durum vahimdir. Şu an azımsanmayacak bir kesim sendikalara üye değildir veya üyesi bulunduğu sendikadan istifa ediyor. Ülkemizdeki demokratik bilincin eksikliği, geçmişte sendikaların kötü imajı, sendikal hareketlerin ideolojik yapılanma eğilimleri, siyasetçinin adamı olma, aşırıya kaçan eylem ve söylemler veya eylemsizlik, sendikal yönetimlerin antidemokratik oluşumları bu insanların sendika üyesi olmamaları konusunda önemli sebeplerdendir.

Zaman, bu sorunların üstesinden gelecektir. Taşrasıyla, genel merkeziyle ya siyasete teslim olmadan dik mücadele edilerek kalıcı olunacak, ya da siyasetçinin değnekçisi olmuş yöneticilerle tükenilecektir.

Bütün sendika üyelerine ve sendikanın herhangi bir yerinde görev almış herkese büyük sorumluluk ve görev düşmektedir. Unutulmaması gereken şey; hiç kimse sizin, dünya görüşünüzün veya siyasal görüşünüzün sahibi değildir. Hiç kimse inandığınız doğrultuda davranmanızı, yaşamanızı engelleyemeyeceği gibi, hiç kimse sizin efendiniz de değildir. Bu, bir yerlere mutlaka düşman olunmasını da gerektirmemelidir. Bu ayrımın bilincinde olarak sendikalara sahip çıkılmalı, sendikaların üyelerinden başka odak ve kişilerin kullanacağı bir kurum olmasına izin verilmemelidir. 

“Sendikaları eleştirerek, ki haklı olabilirler, üye olmadan bir kenarda bekleyenler de bir kez daha durum değerlendirmesi yapmalıdırlar. Sendikalar kimsenin babasının malı değildir. Bu yapıların içinde ilkeli, dik durarak, yönetimlere de talip olarak, yanlışlara müdahil, doğrulara destek olmak, mesleki olarak geleceğimizi ve hatta çocuklarımızın geleceğini yakından ilgilendirmektedir...”

Türkiye sendikal hareketinde sendikacılığın kitabını yazan çok nadir isim vardır, sendikacılar genelde konuşmayı sever o yüzden ya ezber metin üzerinden yada kopyala yapıştır yaparak (araklamacılık) konuşurlar. Yukarıdaki yazdıklarının hepsinin altına imza attığım eski sendikacı eskimeyen fikir insanı Mustafa Kızıklı hem Gaziantep hemde Türkiye de “Teşkilatçılığın El Kitabını” yazmış biridir.

Demokratik hakkını kullanarak İsmail KONCUK gibi bir sendikacının karşısına aday olmuş seçimi kaybetse de dostluğu kaybetmemiş biri. Emeğine yüreğine sağlık.

Mustafa başkan isteseydi hala Ankara’da üst düzey sendikacılık yapabilir di, bizlerde onun gölgesinde dururduk ne o ne bizler yukarıda bahsettiğimiz durumda ki sisteme ayak uyduramadık.

Bazıları bu duruşumuzdan dün yerdiğimizi bu övemediğimizden şikayetçi hatta rahatsızda olabilir, kendi ikballerini korumak için bizim gibilerle irtibatı selamı sabahı da kesebilirler ancak bu geminin su aldığı, kaptanın yalan söylediğini ve zarların hileli olduğu gerçeğini değiştirmez.